• Ana Sayfa
  • Dergi Arşivi
    • 3.sezon
      • 14.sayı
      • 13.sayı
      • 12.sayı
    • 2.sezon
      • 11.sayı
      • 10.sayı
      • 9.sayı
      • 8.sayı
      • 7.sayı
      • 6.sayı
      • 5.sayı
    • 1.sezon
      • 4.sayı
      • 3.sayı
      • 2.sayı
      • 1.sayı
  • SSS
  • Hakkımızda
  • İletişim
  • Yazı Gönder

Mucize Ruh

instagram twitter youtube



Çanakkale... Bir destan yeri, geçmişin izi; geleceğin kalbi olan Çanakkale. Yoklukta kazanılan kahramanca cesurca bir savaş... 103 yıllık bir zaferin adı, ÇANAKKALE...

Yükselen sesler, çarpışan mermilerin değil; şehadet sevincinin sesi, geleceğe atılan en sert adımların sesidir. Çanakkale'ye gidilince fark edilir. Havası bir başkadır, kardeşliği koklarsın orada. Dilin, dinin, ırkın ne olursa olsun bir bütün olmayı görürsün, öğrenirsin. Anlarsın işte; o zaman, o yoklukta kazanılan bu zafer senin içindir, geleceğin içindir...

Cepheden cepheye yiğitlik kokar burası. Nice Ayseller görürsün burada; yiğit çavuşlar, küçük bedenleri ile silah tutanlar...

Süngü taşıyanlarda vardır bizde, Mehmetçiği üşümesin diye dikiş dikenler de. Yas yoktur orada. Vatan, bir olsun sonunda. Çünkü: "Ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum" dediler en başında. Orada olsaydın, ölmenin bir değeri yok anlardın; eğer vatan kurtulacaksa...

Laz'ı da bizdendir, Çerkez'i de, Kürt'ü de, Türk'ü de. Gökteki bayrağın rengi tektir. Bu nedenle dinleyen düşmanı bile etkiledi türküler. Kalpten kalbe bir yoldur, anlamaz ruhsuz gözler.

Evet, koca bir destan yazıldı bundan tam 103 yıl önce. 3 Kasım 1914'te başlayan silah sesleri, 18 mart 1915'te Türklerin zaferi ile sonuçlandı. Yoksulluk diz boyuydu. O yıl boyunca halk, hep direndi. Açlığa da, soğuğa da... Kazanılan sadece bir kara parçası olmadı hiçbir zaman. Gelecekti, orada düşmanlardan alınan. Bir sabah, düşmanla uyanan halkın silah seslerini ninni bellemiş çocukların, en derin sessizlikleri; sessizlik içindeki, vatan aşkının en buyuk kanıtı: Çanakkale! Nice şehitler verildi orada. Nice Mehmetçikler gömüldü oraya...

Bir ölür bin diriliriz biz!  Bu vatana, dilimizde birdir; bayrağımızda...
Elif Atlı


Share
Tweet
Pin
Share
No Yorumlar

Mucize Ruh, 9. sayı Rüştü Onur & Muzaffer Tayyip Uslu sayısı ile okurlarıyla tekrardan buluşuyor. Mucize Ruh'un bu ay ki sayısında iki kişiyi birden konu ediniyor. Yeni sayıda konu edilinen edebi kişilikler, Rüştü Onur & Muzaffer Tayyip Uslu!


Mucize Ruh'un 9. sayısına ulaşmak için buraya tıklayın!
Bir daha ki sayıya başvuru yapmak için buraya tıklayın!



Share
Tweet
Pin
Share
No Yorumlar

İkinci sezonu ile her ay bir edebi kişiliği konu edinen Mucize Ruh'un yeni sayısı merakla bekleniyordu. 20 Şubat 2019 tarihinde, Mucize Ruh, 8. sayı Furuğ Ferruhzad, sayısı ile okurlarıyla buluştu. Mucize Ruh'un bu ay ki sayısında konu edinen edebi kişilik, Furuğ Ferruhzad!

Mucize Ruh 8. sayısıyla, yayın hayatında çıkarmış olduğu en fazla sayfası olan sayısını çıkardı. Ayrıca Mucize Ruh tarafından, Furuğ Ferruhzad sözleriyle özel olarak hazırlanmış ücretsiz ekiyle, Mucize Ruh Dergi okurlarını bekliyor.

Mucize Ruh'un 8. sayısına ulaşmak için buraya tıklayın!
Bir daha ki sayıya başvuru yapmak için buraya tıklayın!



Share
Tweet
Pin
Share
No Yorumlar


1991’de, babaannem, hiç beklemediğimiz bir anda vefat ettiğinde dokuz yaşındaydım. Babam,
ölümün yasının tutulduğu ilk günlerde, yavaş yavaş kırışmaya başlamış ellerini, tülü (uzun, kabarık)
saçlarımda gezdirdi. Sonra bana, bunu söylemek zorunda kaldığı için, içi acıyarak baktı.

“Oğlum, bundan böyle dedenle birlikte kalacaksın, onun ufak tefek - Ülfet Amcanın
bakkalından ekmek alıp gelme, sefer tası içinde evden yemeği getirme, sofrayı kurma ve kaldırma gibi
- ayak işlerini göreceksin. Dedene, ninenin yokluğunu hissettirmeyeceksin.” dedi.

Babamın söylediklerine itirazım olmadı ama “Tamam!” da demedim. Gerçi o zaman,
annemden babamdan ayrı olmamın, dedemin görmezden gelmeyle karışık şefkatine sığınmanın, ileriki
yıllarda bana sağlayacağı sınırsız özgürlüğü ve mutluluğu sezmemiştim henüz.

Onun yanında yattığım zamanlarda çok sevdiği, benden sonra en iyi arkadaşı olan, eski
radyosunu açardı sabahları, dedem…

Radyo’da Nevin Akol’dan ‘Akşam Oldu Yakamadım Gazımı’, Sezen Aksu’dan 'Belalım',
Erkin Koray’dan 'Öyle Bir Geçer Zaman Ki' ve Musa Eroğlu’dan 'Mihriban' gibi kederli eserler
çalardı.

Ben bu şarkılar/türküler eşliğinde uyandığımda, yüreğimin alt tarafında karıncalı bir şeyler
dolaştığını, sebebini hâlâ çözemediğim, tarifsiz ve dişlili acılara giriftar olduğumu anlardım.

Kendi kendime, içimde bir kucak kahredici çökeltiyle neden gözlerimi açtığımı öğrenmek
isterdim ama bir sonuç bulamazdım. Gelen elemli nağmeler eşliğinde sancı çekmeye ve yorganı
üstüme daha çok çekmeye devam ederdim.

Uyku mahmurluğum geçtikten ve anlamsız acılarım da tavsadıktan sonra dedemin kendi
kendine konuşarak hazırlık yaptığını görürdüm. Onunla öteden beriden ve genellikle mazinin
derinliklerinden sohbet ede ede kahvaltı ederdik.
Menümüzde sert bir peynir, iri iri (çekişge) zeytini ve demli bir çay bulunurdu. Fakat bunlar
öyle tatlı gelirdi ki o gün akşama kadar başka yemek yemesem bile, sanki hiç acıkmazdım.

Üniversite okumaya gittiğimde İstanbul’un en güzel mekânlarındaki ve bilhassa Boğazın
kenarındaki kuş sütü eksik kahvaltıların; dedemle birlikte yaptığımız yoksunluk dolu o sabahların
yerini tutmamış olması beni hep düşündürür ve hüzünlendirir.
***

Fatih Alltınbeyaz
(Devamı 6. sayımızda...)
Share
Tweet
Pin
Share
No Yorumlar


İkinci sezonu ile her ay bir edebi kişiliği konu edinen Mucize Ruh'un yeni sayısı merakla bekleniyordu. 15 Ocak 2019 ile Mucize Ruh 7. sayısıyla olan Yaşar Kemal sayısı okurlarıyla buluştu. Mucize Ruh'un bu ay ki sayısında konu edinen edebi kişilik Yaşar Kemal!

Ayrıca Mucize Ruh 7. sayısıyla yeni dönemde yaygınlaşan e-dergi tarihinde bir ilke imza attı. E-ek ile beraber telefon ve bilgisayar için Mucize Ruh tarafından Yaşar Kemal sözleriyle özel olarak hazırlanmış ücretsiz ekler Mucize Ruh Dergi okurlarını bekliyor.

Mucize Ruh'un 7. sayısına ulaşmak için  buraya tıklayın!
Bir daha ki sayıya başvuru yapmak için  buraya tıklayın!



Share
Tweet
Pin
Share
No Yorumlar



İçindekiler:

  • YAŞAR KEMAL- Emir Yapıcı/ Sayfa 7
            1923 yılında [Nüfus kaydında 1926] doğduğu zaman Adana sınırları içerisinde, şimdiyse 
            Osmaniye sınırları içerisinde olan Gökçedam’da (Hemite) doğar Yaşar Kemal.

            Üç buçuk yaşlarındayken, bir kaza sonucu sağ gözünü kaybeder.
            ...

  • UNUT ÇETREFİLLERİ- Enes Sevinç/ Sayfa 10
          Geçen akşam sondu.
          Son defaydı,
          Gözlerim buğusu.
          Kirpiklerimde ıslanmıştı.
          ...

  • DİZELER ve DUVARLAR- Serpil Kaya/ Sayfa 11
          Günümüzde çok sık kullanılan bir cümle bu: “Şiir kitapları pek satmıyor,”. Gerek kitap almak 
          için gittiğimiz bir kitapçıda, gerekse kitap dosyası gönderdiğimiz bir yayınevinde bu tarz 
          cümleler ile çoğu zaman karşılaşır olduk.

          Ve bu tezi çürütmeye aday bir de sosyal olgu gelişti aynı zamanda, biz insanlar geliştirdik 
          bunu  elbette: ”Şiir Sokakta”.
          ...

  • HÜZÜN- Fatih Altınbeyaz/ 13
          Kendimi bildim bileli, ‘bilme diğim şeylerden’ acı çekiyorum. Bunu laf olsun diye veya matah 
          bir şeymiş gibi söylemiyorum. Evet, yıllardır işlemediğim suçların sorumluluğu ve ağırlığı var 
          üstümde...

          Neyin beni hüzünlendireceğini, hangi olayın alıp başka diyarlara götüreceğini de bilmem 
          üstelik...
          ...

  • HÜZNÜN ALACASI- Talip Mutlu/ Sayfa 19
          Zifiri karanlık bir geceden kalmayın.
          Köhne hayatların arkasında gizlidir yaşam.
          Mutluluk bazen nasırlı bir elin sarılmasında barınır.
          Ya da bir balıkçının olta ucunda intihar edip,
          Masaya meze olan balıkta.
          ...



  • ... OLDU- Göksu Akyüz/ Sayfa 21
          Ben yitirdim yolumu...
          Trene vuran ağaç dallarıyla yitirdim.
          Sabah oldu gece oldu, geç ya da erken.
          ...



  • KİTAP YORUMU (Altıncı Koğuş)- Sedanur Çidem/ Sayfa 23
              Bir taşra kasabasında bulunan, akıl hastanesinde geçen bir olayı, bir söyleyişi, bir çatışmayı 
              anlatmaktadır. Hastanede bulunan eğitimli İvan Dmitriç ile doktor Andrey Yefimıç ile arasında            geçen felsefi konuşmalar, daha kitabı elinize alır almaz sizi içine çekecektir.
              ...



    • BILMEK VE BILE ISTEYE YOK ETMEK ÜZERİNE ÖYLESINE ŞEYLER...- Ercan Daşçı/ Sayfa 25
              Hakikatin mütemadiyen gizlendiği ve örselendiği böyle bir çağda yetişkin bir birey olmak çok 
              zor biliyoruz.

              Öylesine amansız ve pervasız bir insan silsilesiyle karşı karşıya gelmek, insanı yalnız ve 
              a’sosyal bir kişilik haline sürükleyebiliyor.

              Bunu da biliyoruz .
              ...

    • YEŞİLÇAM’DA VAR BİR “İKİ KUTUP”! (Yazı Serisi- 3)- Pelin Erdoğan /Sayfa 31
              Alman sinema eleştirmeni Kracauer vamp filmi türüne değinirken aile düzenini kemiren bu 
              kadınları, “burjuvanın kutsal aile düzenine yağan lanetli göktaşları”na benzetir. 1920’li-
              1930’lu yılların sinemasında, baştan çıkarıcının kişilik boyutu yok gibidir; o kötü olduğu için 
              kötüdür ve çatışma, kişiler arasında değil, kişiyle kurum arasındadır.
              

    • ZAMAN- Güler İnan/ Sayfa 37
              Yavaş yavaş boşalıyor trenlerde ki koltuklar.
              Göremez oldum artık insanların elinde kitaplar.
              Bir bilseler halleri ne acınası,
              Bir çok güzellikten mahrum kalıyorlar.
              ...


    • ÇIKMAZ SOKAK (3. Bölüm)- Gökyüzü/ Sayfa 41
              Ağır adımlarla eve dönerken Züleyha ve Nur’u düşünüyordu. Saçma bir sebepten kavga 
              etmeleri yetmemiş, Züleyha üşenmeden Nur’un peşinden koşup kovalamıştı.

              Tuğçe üşenirdi. Düşmanından bile çoğu zaman üşendiği için intikam almazdı. Ama bir 
              gerçekte vardı ki bazıları intikam almaya bile değmezdi. Çoğu da cahildi. Cahille tartışmaya 
              girmek zaman israfından başka bir şey değildi.

              “Ooo Bücür, yakıyor pijamaların.” sesiyle daldığı düşüncelerinden sıyrıldı.
               ...

    • BİR KADEH RUH- Füsun/ Sayfa 48
             Düşündükçe seviyorum seni
             Hayal kurdukça hissediyorum;
             O soğuk beyaz tenini.
             ...
    Share
    Tweet
    Pin
    Share
    No Yorumlar


    Mektuplaştılar uzun süre. Biri mavi mürekkep ve divit kalem kullandı mektuplarında, diğeri kurşun kalem.


    Nil tanıştırdı ikisini. Paris’te yaşıyordu Pelin. Sinan İstanbul’da. İkisi de yazıyordu. Kitapları bir ay ara ile yayımlanmıştı.


    Geçmişinin ensesine yapışan gölgesini yırtıyordu Sinan her sayfasında kitabının. Temizleniyordu heceleri kekeme geçmişinden. Okuyucularını oradan oraya savuruyor, geçmişinin virajlarında kendine yeni, dümdüz bir gelecek çiziyordu. Telefon ile kurulan iletişimleri sevmiyordu; aramamıştı Pelin’i. Bilerek. İsteyerek. Mektupların kendine has tınısına sığınıyordu.


    Pelin geçmişine ve geleceğine aynı derecede bağlıydı. Çocuk gibiydi. İşittiği her sese kapılırdı. Gördüğü her şeye uzanırdı. Bilmezdi dakika ile yıl arasındaki farkı. Birbiri ardına eklenen, biriken, tortulaşan dakikaları tınmazdı, damarları tıkayan, deriyi buruşturan, alına ve gözlere “yıl çizgileri” koyan... Bu yüzden “Adil ol,” demişti Pelin’e Sinan bir mektubunda, “adil sev beni.” Adaletin çocuk yanını tanımayan “yetişkin” dünyasında olduklarını hatırlatmak için. Uzay-zaman denkleminin alışıldık yerçekimini hatırlatmak için.


    Bir kuşun tüyünün yere doğru uçuşunu uzun uzun izlemişti çocukken Sinan. Tüy uçarken, o da uçmuştu. Birlikte konmuşlardı yere. Yorgunluğun ne olduğunu o uçuşunda öğrenmişti. Öylesine direnmişti ki kanatları hızlanmamak için ve tüy kadar yavaş, ahenkli olabilmek için, başaramamıştı! Adildi doğa. Bilendi. Çeken, iten kuvvetler vardı. Kütlenin değişmezliği vardı ve ağırlığın değişkenliği. Değişmez kütlesinde değişen ağırlığını bildi o uçuşunda. Bildiğinde hafifledi, tüy oldu. Bu yüzden zarar görmüyordu hayallerinden, hayallerden. Uçucu bir “gerçek” olup karışıyordu yaşama. “Çocuk adaleti”nin hüküm sürmediği bir yerde “yetişkin bir erkek” oluyordu. Pelin’e “kadın ol” demeyi üstlenen bir erkek, çeken ve iten kuvvetlere teslim olan bir erkek.


    Tüyü başka türlü anlatacağım şimdi, o kuşun tüyünü. Çocukken Sinan, bir gün odasında pencere kenarındayken, “Her istediğini yapabilirsin oğlum, yeter ki iste, çok iste” dediğini işitmişti babasının. Oysa babası öleli iki yıl oluyordu. Ses öylesine gerçekti ki, bir kapı aralanmıştı da gelmişti sanki babası. Ellerini uzattı tutması için. “Baba” diye seslendi. Bir daha seslendi. Bir daha... Daha yüksek sesle bağırsa belki görecekti babasını, denedi, en yüksek sesini çıkarmak için devleşerek uludu. Tam o anda yırtıldı kelimeleri, şimşekler çaktı azgın, hem gökte hem boğazında, en azgın, hece hece, gümbür gümbür, düşmeye başladı harfleri yerin çekimine doğru, hızla, yağmur damlalarının peşi sıra. Adildi doğa. Bilendi. Çeken, iten kuvvetler vardı. Kütlenin değişmezliği vardı ve ağırlığın değişkenliği. Değişmez kütlesinde değişen ağırlığı sesinin, düğümlüyordu tüm doğa kanunlarını, “kekeme” bir geçmiş çiziyordu gizli bir altyazıyla birlikte; “Ölenler asla gelmez!” diyen. Çaresizlikten değildi, istemişti uçmayı; uçsa yağmur damlalarına binip, toplardı dağılan harflerini, kekelemeden “gel baba” diyebilirdi, en yüksek sesle, bu yüzdendi penceren atlayışı! Yer çekmişti onu kendine, ölümse itmişti yaşama. Adildi doğa. Bilendi. Çeken, iten kuvvetler vardı. “Kuşun tüyünün peşinden gitti” diye anlattığım romantik olayın aslı bu işte, babasının ölümünü bir türlü kabul edemeyen çocuk bedenini Sinan’ın, pencereden aşağı, yerin en dibine attığının hikayesi, kekemeliğine isyanının hikayesi, tüm çocukluğunu sakat geçirmesine neden olan o “pencereden atlayış”ın “kuş tüyü yolculuğu”nda erkenci bir bilgeliğe dönüşmesinin hikayesi, boyundan büyük hayat bilgisiyle baş edebilmek için nasıl “en gerçek” nasıl da “en hayal” olmak zorunda kaldığının hikayesi... O atlayıştan sonra, aylar süren yatalak çocuk hayatında, uzamını zamanın, unutmuştu Sinan. Rüyalarına olduğu gibi hayallerine de almaya başlamıştı babasın;, geziniyordu kasabanın sokaklarında, şakalaşıyordu, öğüt dinliyordu, uyuyordu göğsünde. Hatta hiç görmediği annesiyle de konuşuyordu zaman zaman. İyileştiğinde, okul sıralarında, eski gücüne kavuşamayan bacakları, sıska bırakmıştı onu. Yine hayallere sığınmaktan başka çıkış bulamamıştı. İlk aşkında yenik düşmüşken. Kaslı vücuduyla, okulun en sevilen erkeği almışken tüm aşkları yer yüzeyinden. Erken evresinde ergenliğinin, sıska sokaklarda, sıska yağmurlarda ıslanıp, öksürük ve ateş içinde kıvranmışken pek çok kez. Çok da azar işitmişken bir türlü büyümediği için teyzesinden....
    Pelin Erdoğan
    (Devamı 3. sayımızda...)
    Share
    Tweet
    Pin
    Share
    No Yorumlar
    Görsel: Piet Mondrian


    Ne zaman var olmaya başladığımı bilmiyorum. Kendimin farkına vardığımda bir formum oluşmuştu. Budanmaya hazır dallarım vardı. İnce, yemyeşil, içinde bütün ruhumun barındığı her biri çiçek açmaya kendini adamış dallarım. Ve kuşkusuz dikenlerim. Gül olmak böyle bir şeydi çünkü. Tüm biricikliğime, tüm eşsizliğime, tüm güzelliğime, tüm naifliğime rağmen; fütursuzca bana dokunanın canını yakacak kadar keskin dikenlerim vardı.


    Bakmayın şimdi bundan böyle çok doğal bir şeymiş gibi bahsettiğime. Öyle çok kolay olmadı

    dikenlerimle barışmak. O günü hiç unutamam. Kızıl, yeni uzamaya başlamış uçları kıvrık saçlarıyla Eylül anne babasının desteği olmadan yürümeye daha yeni yeni başlamıştı. Attığı her adımda duyduğu mutluluktan içim ne kadar da coşuyordu. Pembe açmış çiçeklerimden köklerime yayılan hazzı size anlatamam. Yeni açacağım çiçeklerin mis gibi kokması için varımı yoğumu ortaya koyacaktım.


    Derken hiç beklemediğim bir şey oldu. Dengesini yitiren Eylül yere kapaklanırken ona en yakın olan dalımı sımsıkı kavradı. İlk an hiçbir şey hissetmedim. Kırılan dalımın boynu büküklüğünü algılamam zaman aldı. Oysa budandığım zamanlarda, o keskin aleti daha bedenime vurmadan canım acımaya başlar benim. Bu işlemin daha güzel var olmam için en gerekli şey olduğunu bilsem de, kendi içimde çok zorlanırım. Her şeyden önce o kadar emek verdiğim parçamdan koparılmaya alışmam zaman alır. Biçimsiz kesilmiş halim içime oturur. Üzülürüm. Fakat o gün yürüme başarısının coşkusuyla kahkahalar atan Eylül, düşer düşmez kötü bir çığlık attı ve hemen arkasından başlayan ağlamasıyla yeri göğü inletti. Bir türlü susturamıyorlardı. Avuçlarından sızan kana bakakalmış dolu dehşet dolu gözlerinden yaşlar boşanıyordu. Kırılan dalımın ilk defa kanaması beni afallatmıştı. O kıpkırmızı renk çiçeklerimin pembesini gölgede bırakmıştı.


    Kucaklayıp eve götürdüler Eylül’ü. Nihayet bir süre sonra sustu. Toprağı ıslatıp ona tatlı bir kızıllık veren kanımın neden tam da böyle bir zamanda dalım kırıldığında döküldüğüne anlam vermeye çalışıyordum. Ve neden Eylül’ü bu kadar üzmüştü bu. Kafam karışık olduğu için de bedenime yayılması gereken acıyı bir türlü hissedemiyordum. Öyle uzunca bir süre kırık bir şekilde dalım sarktı üzerime. Uğramıyorlardı yanıma.

    ...
    Didem Elif
    (Devamı 4. sayımızda...)
    Share
    Tweet
    Pin
    Share
    No Yorumlar
    Görsel: Ron Hicks

    Sabah 7, her zamanki gibi alarma uyandım. Gün aymış, yıldızlar göğü terk edeli çok olmuş. Fazla vaktim yok göğe bakmak için. Malum iş güç. Beni bekler hastalar, koridorlar, odalar...

    Çabucak hazırlanıyorum yağmur karşılıyor sokakta beni.. Üzerime yağmur yağmayalı ne kadar çok oldu diyorum. Durup yağmurla uzun uzun konuşmak isterim lakin fazla vaktim yok...

    Hemen bir toplu taşıma. 53 nolu otobüs. Haftanın bazen 3 bazen 4 günü hep aynı durak hep aynı otobüs ve tabi boş olursa hep aynı koltuk...

    Okula giden küçüklü büyüklü gençler. İşe yetişmeye çalışan takım elbiseli memurlar. Bir koltuktan hafif bir müzik sesi. Bir diğerinden kitapçıdan yeni alınmış bir kitabın huzuru. Bir diğerinde sevenlerini bekleten bir bebek. Bir diğerinde sizin geçtiğiniz bu yollardan ben dönüyorum dercesine bakan babayiğit bir bey amca. Böyle işte. 30 dakika sürüyor genelde müthiş 53 nolu seyahatim. Şoförün gülümsemesi mutlu ediyor beni, yer vermem dua sebebi oluyor. Bir çocuğun saçını okşamam kocaman bir gülümseme yaratıyor. Ve her zamanki gibi her sabah olduğu gibi kalabalık bahçesinden içeri giriyorum hastanenin. Bu kalabalıktan size 10 tane oğluna hemşire eş arayan anne seçip çıkarabilirim. İki tanesi var bir buçuk yıldır pes etmediler korkarım buldu bulacaklar. En büyük mekanları da ağaçların sağında kalan çardaklar. Bahçede ki ağaçları seviyorum. Özellikle 4 mevsim yeşil kalan çam ağaçları ve baharda açan sümbülleri. Ve acilin önünden ayrıldığı zaman ambulansı.Acil demişken. Acilde beni; Hemşire beğenmeyen hastalar. Eşini erkek doktora muayene ettirmek istemeyen adamlar. Çocuğundan kan alınırken ağlayan anneler. Sevgilisinden ayrıldı diye ambulans ile gezintiye çıkan romantik ruhlar karşılıyor.Ah burası böyleyse servis ne durumda acaba diye geçmiyor değil aklımdan. Keşke vaktim olsa da biraz oturup izlesem tüm bu olanları...

    Yeni hastalar gelmiş servise. Görevi devr almak. Her şeye rağmen buradan mutlu ayrılmak için dışarıdan getirdiğim her şeyi askıya asıyorum. Ee hadi başlayalım. Yeni yatışı olacak bir hasta. Hastadan çok yakını hasta gibi. Gerçi insanların beklemeye tahammülleri yok artık. Ama duvarlar arkasında güvende sanırız kendimizi. Art ardına gelip soruyor, oysa onu yaptırabilmem için bir yatağın boşalması lazım. Her seferinde daha da sinirleniyor. Gözleri büyüyor. Bir an önce yatışını yapsak diyorum. Doktor bey de vizite gelmedi hala. Bir süreliğine unutuyorum onu. Yapmam gereken onca evrak işi var. Kağıtlar kağıtlar ve kağıtlar. Sekreterlik ve benim aramda her gün mekik dokuyan kağıtlar. Deste deste. Her şeye geç kaldığımız gibi online sisteme geçişte de geç kaldık. En zoru da bu ya. İnsanlar değilde onlara ayrılacak vaktin bu kağıtların alması yoruyor beni. Kalem almak için elimi deskin üzerine uzatıyorum. 

    Ve bir el.

    ...
    Derya Tok
    (Devamı 2. sayımızda...)
    Share
    Tweet
    Pin
    Share
    No Yorumlar
     Görsel: Asakawa Kohji


    4. sayısının ardından 05.07.2018 tarihinde ilk sezonumuzu noktalamıştık. Aylar, günler birbirini kovaladı ve 15 Ekim 2018'de 2. sezonumuzun ilk sayısı olan 5. sayımızı, yazarlarımızında destekleriyle okurlarına sunduk. Büyük bir heyecan ile yorumları bekliyor olacağız.

    Yeni sezona geçişin ardından tabii ki formatımızı da değiştirdik. Artık her sayıya bir edebi kişiliği konu almayı planlıyor ve onun hakkında yeni köşeler açmayı planlıyor. Tabii sadece bir köşe değil, pek çok köşe açıyoruz. Biz burada yorumlarınızı beklerken, sizlere de iyi okumalar dileriz. Bizi yalnız bırakmadığınız için sizlere minnettarız!

    Dergiye ulaşmak için: Ekim 2018
    Bir daha ki sayıya başvuru yapmak için: Basvuru
    Share
    Tweet
    Pin
    Share
    No Yorumlar


    Mucize Ruh 2. Sezonun İlk Sayısında Yeni Açılacak Köşelere Yazar Arıyor!


    15 Ekim'de 2.sezonun ilk sayısı olacak 5.sayımızda yeni yazı köşelere açılıyor. Elbette bu yazı köşelerinde yazılarını görmez istediğimiz yazarlara büyük bir ihtiyaç duyuyoruz. İsterseniz belirlenen köşe yazılarından birine yazı gönderebilir, isterseniz herhangi bir yazını yine de dergiye gönderebilirsiniz. 

    Peki hangi köşeye nasıl başvurulacak? İşte bu sorunun cevabı ise şu şekilde: Yazılarını mail adresimize gönderecek olanlar, parantez içerisinde veya herhangi bir şekilde belirtilerek hangi köşede yer almak istiyorsanız o köşenin adını yazmanız yeterli olacaktır!

    Peki hangi köşeler var? Bu köşelere ne tür yazı yazmam gerekiyor? İşte bu soruların cevabı!





    İlk belirlediğimiz bu köşeyi şair Cahit Zarifoğlu'na ayırdık. Bildiğiniz üzere adının anılması dönemimizde bile sürmekte olan, şiirleri pek çok kişi tarafından sevilerek okunan Cahit Zarifoğlu bu ay dergimizin konusu! Bu köşede sizden istediğimiz şey, Cahit Zarioğlu ile ilgili bir yazı yazmanız.

    Peki bu nasıl bir yazı olmalı? Bu yazıyı yazarken bir röportajdan faydalanabilir, hayatında yaşananları veya şairin size kattıklarını, destekleyici şiir ve sözleriyle bir yazı hazırlamanız. Bu yazıyı bize mail adresimizden (mucizeruhiletisim@gmail.com) veya başvuru sayfasından yazabilirisiniz! Eğer bu köşede bulunmak istiyorsanız, yazınızda bu köşede olmak istediğinizi belirten bir not düşmeyi unutmayın!





    Diğer köşemiz adında anlayacağınız üzere bir kitap köşesi olacak. Ayrıca bu köşe bookstagram sayfaları içinde bir şans. Eminiz ki aramızda kitap okumayı seven ve bunları diğer insanlarla paylaşmayı seven pek çok kişi bulunmakta. İşte bu köşede ise istediğimiz, bulunduğumuz ay içerisinde okuduğunuz bir kitabı fotoğrafını çektikten sonra belirlediğiniz kitabı yorumlamanız olacak. Kitabın nasıl yorumlamanız tamamen size kalmış, çünkü biliyoruz ki siz bizden daha iyi düzenleyeceksiniz. Unutmayın! Bize kitap fotoğrafını ve yazısını gönderirken bu köşede olduğunuzu belirtmeniz gerek.





    Ve bu ay belirlediğimiz son köşemiz ise bir fotoğraf köşesi. Bu konuda da eminiz ki aranızda fotoğraf çekmeyi çok sevenler vardır. Sizde iyi fotoğraf çektiğinizi düşünüyorsanız veya fotoğraflarınızda bir anlam buluyorsanız mail adresimize (mucizeruhiletisim@gmail.com), fotoğrafınıza bir isim vermeyi unutmadan gönderebilirsiniz. Unutmayın! B bize çektiğiniz fotoğrafı gönderirken bu köşede olduğunuzu belirtmeniz gerek.



    İşte belirlediğimiz köşeler ve nasıl olacaklarını anlattığımız kısa yazılar. Evet, mutlaka anlatamadığımız bir yer vardır. Bunun için bize ister iletişim sayfasından ister İnstagram sayfamızdan, direkt mesaj yoluyla sorularınızı çekinmeden sorabilirsiniz. Bu köşelerin dışında da yazılarınızı göndermeyi unutmayın. Yeni sayıda görüşmek üzere!


    Share
    Tweet
    Pin
    Share
    No Yorumlar
    Newer Posts
    Older Posts

    Ne Yapıyoruz?

    About Me


    Herkes yazar. Fakat her yazı gün yüzüne çıkmaz. Mucize Ruh, bu okunmayı bekleyen yazıları bir dergi ile okurlarıyla buluşturuyor.

    Sosyal Medya

    İzleyiciler

    Etiketler

    Basın Bülteni Düz Yazı Edebiyat Haberler Hikaye İçindekiler Kişisel Gelişim Kitap Yorumu Motivasyon Mucize Ruh Röportaj Sanat Şair Şiir

    Son Gönderiler

    Blog Arşivi

    • ▼  2020 (4)
      • ▼  Ağustos (1)
        • Mucize Ruh 14. Sayı Çıktı
      • ►  Temmuz (1)
      • ►  Haziran (1)
      • ►  Mayıs (1)
    • ►  2019 (15)
      • ►  Ekim (2)
      • ►  Ağustos (1)
      • ►  Temmuz (2)
      • ►  Haziran (1)
      • ►  Nisan (2)
      • ►  Mart (2)
      • ►  Şubat (1)
      • ►  Ocak (4)
    • ►  2018 (15)
      • ►  Aralık (1)
      • ►  Kasım (1)
      • ►  Ekim (1)
      • ►  Eylül (2)
      • ►  Temmuz (1)
      • ►  Haziran (1)
      • ►  Mayıs (2)
      • ►  Nisan (4)
      • ►  Mart (2)

    Popüler Gönderiler

    • Şiirleriyle Ece Ayhan'ı Anıyoruz
    • Bir Sonbahar Akşamı/ Elif Atlı
    • Bir Ali Lidar Röportajı // Mucize Ruh

    Dergi Arşivi

    • Haziran 2019 - Ali Lidar
    • Nisan 2019 - Orhan Veli Kanık
    • Mart 2019 - Rüştü Onur & Muzaffer Tayyip Uslu
    • Şubat 2019 - Furuğ Ferruhzad
    • Ocak 2019 - Yaşar Kemal
    • Aralık 2018 - Sevgi Soysal
    • Ekim 2018 - Cahit Zarifoğlu
    • Temmuz 2018
    • Haziran 2018
    • Mayıs 2018
    • Nisan 2018
    TAKİP ET @MUCİZERUHDERGİ

    Created with by BeautyTemplates